İç Güveysinden İçlice Bir Hallerdeyim Ben.
Unuttum zannetme!
Anonymous

anonim gece vakti niye böyle üzücü gibi şeyler söylüyorsun bana anonim.

bu kadar güzel yazıyorken, bu kadar kişiye ulaşabiliyorken neden tıp diye düşündürmüyor değilsin..
Anonymous

öncelikle, teşekkür ediyorum anonim.

ama, ben beş yaşımdayken, “büyüyünce ne olacaksın?” sorusuna, “astronot, korsan, dansöz, piremses” gibi onca ilginç ve etrafındaki büyükler’i güldürecek şeyler varken, “doktor” diye cevap veren, sıkıcı çocuklardandım. büyüdüm, durum pek değişmedi.
yani, pek uzun bir nedenler listem yok, seviyorum sanırsam.

gerçi, zamanında “doktor olucam” diyince “oo maşallah ne akıllı çocuk bu annesi” falan diyen bilimum konu komşu, akraba, şu an “psikiyatrist olacağım” diyince; “hımm deli doktoru hımm” diyerek, hayal kırıklığı dolu bakışlar atıyorlar ama olsun eheh.

* seni sevme tehlikesi geçirdim.

* seni sevme tehlikesi geçirdim.

hayır, illa ki milliyetçi olayım diyorsanız, brezilya milliyetçisi olun.bakın ne güzel.

hayır, illa ki milliyetçi olayım diyorsanız, brezilya milliyetçisi olun.
bakın ne güzel.

Gece, beni de önüne katmış sürükleyerek, devam ediyor.Sizi bilmem ama ben, böyle gecelerde, yani "demek buraya kadarmış, demek deliriyorum" dediğim, ölesiye sarhoş gecelerde; önce Lale Müldür okurum hep, sonra Sezai Karakoç. Sonra da, bloguma girer ve alabildiğine dökerim içimdekileri, belki aklı başında ve fena halde ayık insanlar buna “düpedüz saçmalamak” derler, itiraz etmem ben de ve o esnada, fon müziğim, nedense, hep tek bir isim olur, mesela bu gece Manuş Baba, neysem.Bu gece de, pek çok normal sarhoş gibi, aşklı meşkli konular hakkında bir yığın dert dökebilirdim, hani yok da değil çok şükür ama; canımın derdine düşmüş durumdayım ben, bildiğiniz gibi değil.Her şey, yazarlarının çoğu psikiyatrist olduğu için, aslında çok da merak ettiğim bir dergi olan Psikeart’ın, “KaygıBunaltıAnksiyete” konulu sayısını, dün, tesadüfen okumamla başladı.Ben, burada da söylüyorum bazen, ruhen hastalıklı olduğumu.Bu kesinlikle, sürekli edebiyatla haşır neşir olmanın ya da yıllardır sallantıda olduğu bariz duygusal hayatımın getirdiği bir hassasiyet, hüzün durumu falan değil; bende sahiden "bozuk" bir şeyler var, ben bunun hep farkındaydım. Ama hiç psikiyatriste başvurmadım bu konuda, ne bileyim, hayatıma bir sürü baş edemeyeceğim şeyin girmesinden korktum belki. Derginin 32. ve 37. sayfaları arasında, Doğan Şahin’in bir yazısı vardı: Kişilik, İçsel Dengeler ve Endişeler.O yazıda, “şizoid kişilik bozukluğu” ile ilgili bir bölüm vardı, okudum ve kendimde “hastalıklı” olarak gördüğüm ne varsa anlattığını fark ettim. Epey uzuncaydı ama şöyle şeyler söylüyordu:"Şizoid: Bir anksiyeteden yoksunmuş gibi görünen şizoidlerde, temel anksiyete kaynağı, birbirleriyle çelişik gibi görünen iki temel tehdittir.Bir yandan insanları kaybedecekleri endişesi varken, diğer yandan insanlar tarafından işgal edilmekle ilgili endişeler duyarlar. Ne tarafa gitseler olmaz ve adeta donakalmış gibidirler. Bu kişiler karşınızda tam olarak bulunmadıkları izlenimi bırakırlar. Bedensel olarak oradadırlar, sizinle konuşabilirler ama sanki duygusal olarak, uzak bir alemde gibidirler. Ulaşılmazlık, erişilmezlik gibi duygular uyandırırlar. Dış dünyaya ve insanlara yatırım yapılamaması sonucunda, dış ilişkiler boşalmış gibidir. Hasta kendi iç dünyası içinde yitmiş gibidir. Bilinçli ben, iç ve dış dünya arasında asılı kalmış ve bu iki dünyayla da gerçek bir ilişki içinde değilmiş gibidir.Etki alanı dışında kalmak ve duyguya kapılmamak üzere coşkusal ve itkisel bir durağanlık buyruğu verilmiştir.Kişi, kendi sevgi nesnesine sahip olmak konusunda öyle kuşkuludur ki; onu, içine alarak, yutarak, bir parçası haline getirerek güvenceye almak için, umutsuz bir özlem duyar: "İnsanlardan ılımlı taleplerde bulunamamaktan korktuğum için, hiçbir talepte bulunamıyorum."Herkesi yutmak ve bu şekilde herkesi yitirmek öylesine korku yaratır ki; tüm dış ilişkilerden genel olarak geri çekilme yoluna sapılır.Dışa vurulamayacak kadar tehlikeli olarak hissedilen sevginin gerçek zıddı, “kayıtsızlığa” sığınmaktır:Kimseyi isteme.Hiçbir talepte bulunma.Tüm dış ilişkileri ortadan kaldır.Uzak, soğuk, ilgisiz kal.Hiçbir şey duygularını harekete geçiremesin.Geri çekilen libido, içe yöneltilir, içe dönük hale gelir. Dışarıdaki ve bilinçteki her şey, boş ve anlamsız görülür.Öte yandan şizoid, çok duyarlıdır ve çabucak, istenmediği duygusuna kapılır; çünkü, kendi iç dünyasında hep terk edilir. Arzu duyduğu bu terk edicilerle karşılaştığında, önce abartılı bir açlık hisseder, sonra açlığını yadsır, sonunda uzaklaşır, içe dönük olur ve dünyadan tümüyle kopar. Sevgisinin yıkıcılığından dolayı, sevmekten korkar.Tüm yakın ilişkiler, yemek yeme ve yutma biçiminde duyumsanır ve göze alınamayacak kadar tehlikelidir.Böylece geri çekilerek, kopuk, uzak bir insan haline gelir.Başkaları tarafından yutulmak korkusu da vardır.Bu yüzden kapalı yerlerden korkarlar, kısıtlanmışlık, boğulmuşluk duyguları yaşarlar. Bağımsızlıklarını kazanmak için, nesne ilişkilerinden ya da bunların yakınlaşmasından kaçarlar.Sonuç olarak; gerçek duyguların karıştığı herhangi bir ilişki, hemen derinlerde hissedilir ve bilinçdışında bir “karşılıklı yutma” olarak algılanır.Böylesine yoğun bir kaygının sonunda bağımsızlığın hatta kendi’liğin kaybını önlemek için, tüm ilişkilerden geri çekilmekten başka çare yoktur. Tüm ilişkiler, girilemeyecek kadar tehlikelidir.Nesnelerden tümüyle çekilerek elde edilmeye çalışılan güven ise; boşlukta yitip gitme şeklindeki en şiddetli ve en nihai korkulara kapılmaktan başka bir işe yaramaz.”*****Tabii, böyle “hayatımın özeti” minvalinde bir yazı okuyunca, konu hakkında araştırmalar yaptım ve açıkçası, iyice emin olmaya başladım durumun vehametinden.Mesela bir başka makalede de diyor ki;"Şizoid kişilik bozukluğu olan hastalar korunmacı, adaptif olarak ve savunmacı olarak kendine yeten, kendine güvenen, kendini kapsayan ve fanteziler üreten insanlar olurlar. Fantezi ve kendine yetebilme şizoid uzlaşmadır."Burada, bazen anonim sorular bile geliyor bana; “Gamze, yalnızlıkla böyle nasıl başa çıkabiliyorsun?” ya da “Hep kendi kendine olmaktan sıkılmıyor musun?” gibi, siz de belki görmüşünüzdür.Ben de hep, “siz bana bakmayın” diyorum, "bu kadarı sağlıklı değil."Ya da, yine başka bir makalede “Günlük yaşama katılmamayı tercih etme, çevresindekiler ile aynı kaygıları hissedememe, aile ya da çevrenin bir parçası olma duygusunu taşımama” diyor, “kendisine yönelik iltifatlar, olumlamalar, onu kolay kolay etkilemez, eleştiriler de” diyor, “cinsel ilişkiye karşı ilgisiz bir tutumda olma, cinsel ilişkileri de düşsel bir boyutta yaşama” diyor, ben daha ne söyleyim.Konuya dair okuduğum hemen hemen her yazı, çok acı bir şekilde doğruluyor durumumu.Kaybetme korkumun, tüm patolojik sıkıntılarıma baskın geldiği, o yüzden, daha normale yakın davrandığım, çünkü çok ama çok sevdiğim insanlar da var, ama öyle zorlanıyorum ki bunun için, bilemezsiniz, onlar da bilemez bunu.Amma da uzadı değil mi bu "tamamen kişisel" gönderi?Tabii ki, bir dergi yazısı ve birkaç makale ile kendime bir teşhis koyuyor değilim ama ilk fırsatta bir doktora gideceğim.Şimdi çok sorun etmiyorum ama belki de, 30 yaşımdan sonra çok ağır gelecek bu izolasyon hali, korkuyorum kendimden.Bu yazıyı da bir saatte ancak yazdım, kafam epey güzelleşti çünkü üzerinize afiyet. Hoşça kalın ve ruh sağlığınıza çok dikkat edin olur mu?Gitti mi gelmiyor meret.Bir de, diyor ki; bu kişilik bozukluğunun temelleri çok küçük yaşlarda atılıyormuş genellikle.Ben tabii, beş yaşımdayken bile, aralarına bir türlü karışamadığım bir mahelle dolusu çocuğu hatırlıyorum, ister istemez.Ben niçin böyle bir şey’e dönüştüm, bilmiyorum.* Bu da, çok hüzünlü bi kapanış şarkısı.

Gece, beni de önüne katmış sürükleyerek, devam ediyor.
Sizi bilmem ama ben, böyle gecelerde, yani "demek buraya kadarmış, demek deliriyorum" dediğim, ölesiye sarhoş gecelerde; önce Lale Müldür okurum hep, sonra Sezai Karakoç
Sonra da, bloguma girer ve alabildiğine dökerim içimdekileri, belki aklı başında ve fena halde ayık insanlar buna “düpedüz saçmalamak” derler, itiraz etmem ben de ve o esnada, fon müziğim, nedense, hep tek bir isim olur, mesela bu gece Manuş Baba, neysem.

Bu gece de, pek çok normal sarhoş gibi, aşklı meşkli konular hakkında bir yığın dert dökebilirdim, hani yok da değil çok şükür ama; canımın derdine düşmüş durumdayım ben, bildiğiniz gibi değil.
Her şey, yazarlarının çoğu psikiyatrist olduğu için, aslında çok da merak ettiğim bir dergi olan Psikeart’ın, “KaygıBunaltıAnksiyete” konulu sayısını, dün, tesadüfen okumamla başladı.

Ben, burada da söylüyorum bazen, ruhen hastalıklı olduğumu.
Bu kesinlikle, sürekli edebiyatla haşır neşir olmanın ya da yıllardır sallantıda olduğu bariz duygusal hayatımın getirdiği bir hassasiyet, hüzün durumu falan değil; bende sahiden "bozuk" bir şeyler var, ben bunun hep farkındaydım. Ama hiç psikiyatriste başvurmadım bu konuda, ne bileyim, hayatıma bir sürü baş edemeyeceğim şeyin girmesinden korktum belki. 

Derginin 32. ve 37. sayfaları arasında, Doğan Şahin’in bir yazısı vardı: Kişilik, İçsel Dengeler ve Endişeler.
O yazıda, “şizoid kişilik bozukluğu” ile ilgili bir bölüm vardı, okudum ve kendimde “hastalıklı” olarak gördüğüm ne varsa anlattığını fark ettim.
Epey uzuncaydı ama şöyle şeyler söylüyordu:

"Şizoid: Bir anksiyeteden yoksunmuş gibi görünen şizoidlerde, temel anksiyete kaynağı, birbirleriyle çelişik gibi görünen iki temel tehdittir.
Bir yandan insanları kaybedecekleri endişesi varken, diğer yandan insanlar tarafından işgal edilmekle ilgili endişeler duyarlar. Ne tarafa gitseler olmaz ve adeta donakalmış gibidirler. 
Bu kişiler karşınızda tam olarak bulunmadıkları izlenimi bırakırlar. 
Bedensel olarak oradadırlar, sizinle konuşabilirler ama sanki duygusal olarak, uzak bir alemde gibidirler. Ulaşılmazlık, erişilmezlik gibi duygular uyandırırlar. 
Dış dünyaya ve insanlara yatırım yapılamaması sonucunda, dış ilişkiler boşalmış gibidir. Hasta kendi iç dünyası içinde yitmiş gibidir. 
Bilinçli ben, iç ve dış dünya arasında asılı kalmış ve bu iki dünyayla da gerçek bir ilişki içinde değilmiş gibidir.
Etki alanı dışında kalmak ve duyguya kapılmamak üzere coşkusal ve itkisel bir durağanlık buyruğu verilmiştir.

Kişi, kendi sevgi nesnesine sahip olmak konusunda öyle kuşkuludur ki; onu, içine alarak, yutarak, bir parçası haline getirerek güvenceye almak için, umutsuz bir özlem duyar: "İnsanlardan ılımlı taleplerde bulunamamaktan korktuğum için, hiçbir talepte bulunamıyorum."

Herkesi yutmak ve bu şekilde herkesi yitirmek öylesine korku yaratır ki; tüm dış ilişkilerden genel olarak geri çekilme yoluna sapılır.
Dışa vurulamayacak kadar tehlikeli olarak hissedilen sevginin gerçek zıddı, “kayıtsızlığa” sığınmaktır:

Kimseyi isteme.
Hiçbir talepte bulunma.
Tüm dış ilişkileri ortadan kaldır.
Uzak, soğuk, ilgisiz kal.
Hiçbir şey duygularını harekete geçiremesin.

Geri çekilen libido, içe yöneltilir, içe dönük hale gelir.
Dışarıdaki ve bilinçteki her şey, boş ve anlamsız görülür.

Öte yandan şizoid, çok duyarlıdır ve çabucak, istenmediği duygusuna kapılır; çünkü, kendi iç dünyasında hep terk edilir. 
Arzu duyduğu bu terk edicilerle karşılaştığında, önce abartılı bir açlık hisseder, sonra açlığını yadsır, sonunda uzaklaşır, içe dönük olur ve dünyadan tümüyle kopar. 

Sevgisinin yıkıcılığından dolayı, sevmekten korkar.
Tüm yakın ilişkiler, yemek yeme ve yutma biçiminde duyumsanır ve göze alınamayacak kadar tehlikelidir.
Böylece geri çekilerek, kopuk, uzak bir insan haline gelir.

Başkaları tarafından yutulmak korkusu da vardır.
Bu yüzden kapalı yerlerden korkarlar, kısıtlanmışlık, boğulmuşluk duyguları yaşarlar. 
Bağımsızlıklarını kazanmak için, nesne ilişkilerinden ya da bunların yakınlaşmasından kaçarlar.

Sonuç olarak; gerçek duyguların karıştığı herhangi bir ilişki, hemen derinlerde hissedilir ve bilinçdışında bir “karşılıklı yutma” olarak algılanır.
Böylesine yoğun bir kaygının sonunda bağımsızlığın hatta kendi’liğin kaybını önlemek için, tüm ilişkilerden geri çekilmekten başka çare yoktur. Tüm ilişkiler, girilemeyecek kadar tehlikelidir.

Nesnelerden tümüyle çekilerek elde edilmeye çalışılan güven ise; boşlukta yitip gitme şeklindeki en şiddetli ve en nihai korkulara kapılmaktan başka bir işe yaramaz.”

*****
Tabii, böyle “hayatımın özeti” minvalinde bir yazı okuyunca, konu hakkında araştırmalar yaptım ve açıkçası, iyice emin olmaya başladım durumun vehametinden.
Mesela bir başka makalede de diyor ki;
"Şizoid kişilik bozukluğu olan hastalar korunmacı, adaptif olarak ve savunmacı olarak kendine yeten, kendine güvenen, kendini kapsayan ve fanteziler üreten insanlar olurlar. Fantezi ve kendine yetebilme şizoid uzlaşmadır."

Burada, bazen anonim sorular bile geliyor bana; “Gamze, yalnızlıkla böyle nasıl başa çıkabiliyorsun?” ya da “Hep kendi kendine olmaktan sıkılmıyor musun?” gibi, siz de belki görmüşünüzdür.
Ben de hep, “siz bana bakmayın” diyorum, "bu kadarı sağlıklı değil."

Ya da, yine başka bir makalede “Günlük yaşama katılmamayı tercih etme, çevresindekiler ile aynı kaygıları hissedememe, aile ya da çevrenin bir parçası olma duygusunu taşımama” diyor, “kendisine yönelik iltifatlar, olumlamalar, onu kolay kolay etkilemez, eleştiriler de” diyor, “cinsel ilişkiye karşı ilgisiz bir tutumda olma, cinsel ilişkileri de düşsel bir boyutta yaşama” diyor, ben daha ne söyleyim.
Konuya dair okuduğum hemen hemen her yazı, çok acı bir şekilde doğruluyor durumumu.
Kaybetme korkumun, tüm patolojik sıkıntılarıma baskın geldiği, o yüzden, daha normale yakın davrandığım, çünkü çok ama çok sevdiğim insanlar da var, ama öyle zorlanıyorum ki bunun için, bilemezsiniz, onlar da bilemez bunu.

Amma da uzadı değil mi bu "tamamen kişisel" gönderi?
Tabii ki, bir dergi yazısı ve birkaç makale ile kendime bir teşhis koyuyor değilim ama ilk fırsatta bir doktora gideceğim.
Şimdi çok sorun etmiyorum ama belki de, 30 yaşımdan sonra çok ağır gelecek bu izolasyon hali, korkuyorum kendimden.

Bu yazıyı da bir saatte ancak yazdım, kafam epey güzelleşti çünkü üzerinize afiyet. 
Hoşça kalın ve ruh sağlığınıza çok dikkat edin olur mu?
Gitti mi gelmiyor meret.
Bir de, diyor ki; bu kişilik bozukluğunun temelleri çok küçük yaşlarda atılıyormuş genellikle.
Ben tabii, beş yaşımdayken bile, aralarına bir türlü karışamadığım bir mahelle dolusu çocuğu hatırlıyorum, ister istemez.

Ben niçin böyle bir şey’e dönüştüm, bilmiyorum.

* Bu da, çok hüzünlü bi kapanış şarkısı.

Bugün, sabah yedide uyandım.Gözlerimi açar açmaz, bugünün ayık bir zihinle de atlatılabilecek o günlerden biri olmadığını anladım.Ankara’nın sabahlarında tuhaf bir şeyler var zaten bugünlerde, neyse.Evden okula diye çıktım, zorunlu laboratuvar derslerinden biri için.Sonra "siktir et" dedim, şu ana dek hepsine gittim, bir bok olmadı.Çok fazla küfrediyorum zaten bugünlerde, neyse.Sonra, bütün parayı ucuz şaraba ve sigaraya gömüp, cebim boş ama içim rahat, odama döndüm, .Bir süre kitap okudum; Eduardo Galeano’nun “Ve Günler Yürümeye Başladı” isimli kitabını, yeri gelmiş iken, tavsiye ederim.Sonra, biraz ağladım. Annem geldi sesime, şarabı gördü, bir şey demedi.Sonra, annemi üzdüğüm için vicdan yaptım, ders notlarımı yığdım önüme kitabımı kaldırıp.Konu, "kanlı ve sulu ishal yapan mikroorganizmalar"dı.Hayatımın geldiği noktanın ne kadar boktan püsürden olduğunu bir kez daha idrak ettim, bir kez daha ağladım.Çok sulugöz bir şey oldum çıktım zaten bugünlerde, neyse.Şimdi sakinim.Durmaksızın bir şarkı dinliyorum.Henüz dolu şişelere bakıp mutlu bile hissediyorum. Şarap yapımında emeği geçen tüm mikroorganizmalara en içten sevgiler benden.İshal yapanların da antibiyotikler belasını versin.

Bugün, sabah yedide uyandım.
Gözlerimi açar açmaz, bugünün ayık bir zihinle de atlatılabilecek o günlerden biri olmadığını anladım.
Ankara’nın sabahlarında tuhaf bir şeyler var zaten bugünlerde, neyse.

Evden okula diye çıktım, zorunlu laboratuvar derslerinden biri için.
Sonra "siktir et" dedim, şu ana dek hepsine gittim, bir bok olmadı.
Çok fazla küfrediyorum zaten bugünlerde, neyse.

Sonra, bütün parayı ucuz şaraba ve sigaraya gömüp, cebim boş ama içim rahat, odama döndüm, .
Bir süre kitap okudum; Eduardo Galeano’nun “Ve Günler Yürümeye Başladı” isimli kitabını, yeri gelmiş iken, tavsiye ederim.
Sonra, biraz ağladım. Annem geldi sesime, şarabı gördü, bir şey demedi.
Sonra, annemi üzdüğüm için vicdan yaptım, ders notlarımı yığdım önüme kitabımı kaldırıp.
Konu, "kanlı ve sulu ishal yapan mikroorganizmalar"dı.
Hayatımın geldiği noktanın ne kadar boktan püsürden olduğunu bir kez daha idrak ettim, bir kez daha ağladım.
Çok sulugöz bir şey oldum çıktım zaten bugünlerde, neyse.

Şimdi sakinim.
Durmaksızın bir şarkı dinliyorum.
Henüz dolu şişelere bakıp mutlu bile hissediyorum. 

Şarap yapımında emeği geçen tüm mikroorganizmalara en içten sevgiler benden.
İshal yapanların da antibiyotikler belasını versin.

Biliyor musun Gamze Abla bir sonraki yıla dair tek gayem senin gibi olabilmek. İyi bir üniversite, dışa kapanıp kendi içime açılmak ve bol bol kitap. Ders çalışmak için en büyük motivem kaynağım bu. Sanırım blogun içimdeki okuma tutkusunu ortaya çıkarttı. Bayağı klasik olacak ama iyi ki varsın.
Anonymous

Teşekkür ediyorum sevgili anonim, blogum okuma tutkusunu ortaya çıkarmak gibi hayırlı şeylere vesile oluyorsa, sevinirim.

Ama sen yine de beni pek örnek alma, kitaplar, şarkılar, şiirler güzel ama bildiğin gibi değilim. Dış dünyayla bağları koparıp kendi iç özerkliğini ilan ediyorsun, oraya kadar güzel ama, dış dünya senin bu özgürlük beyanını pek o kadar da sallamıyor, “yapılacak şeyler listesi”ni hem de bitirmen gereken tarihleriyle birlikte dayıyor önüne, giderek odandan daha az çıkmaya başlıyorsun, bazen sabahları zorunlu bir lab. dersine giderken, ilkokul çocukları gibi “karnım ağrıyor numarası” yapasın geliyor mesela ya da aslında umrunda bile olmayan başarılar için kendini paralıyorsun, başarıyorsun da üstelik. Sonra hani Tezer Özlü’nün o meşhur paragrafındaki şu cümlelere dönüveriyor dış dünya’daki hayatın:
"Aranızda dolaşmak için giyiniyorum, hem de iyi giyiniyorum. İyi giyinene iyi değer verdiğiniz için. İçgüdülerimi hiç bir işte uygulamama izin vermediğiniz için. Hiç bir çaba harcamadan bunları yapabiliyorum, bir şey yapıldı sanıyorsunuz. Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlenizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz."
İşte böyle şeyler oluyor hayatında, dışarıdan güzelmiş gibi duruyor ama içi oyuk, kemirilmiş.

Neysem. Ben niye böyle iç karartıcı şeyler söylüyorum ki şimdi?
Sen güzel güzel derslerine çalış, o zaman iyi okul da gelir, bol bol kitap da.
Söylediğim olumsuzluklara gelince, onlar zaten ancak benim gibi yaşamayı beceremeyen, saçma sapan insanların başına gelebilir, silecektim de o kadar içimi dökünce silmeye kıyamadım şu an eheh.

Baya klasik olacak ama; umarım, her şey gönlünce olur (:

Seni hiçbir dünya telaşına değişmedim ben.
Şükrü Erbaş
Göğüs değil, meme.
* kişisel toplantı notları.

* kişisel toplantı notları.

öyle yalın. hızla.

öyle yalın.
hızla.

inmalorente:

Frida Kahlo

inmalorente:

Frida Kahlo

* yaşamım külrengi kuşlar artık.

* yaşamım külrengi kuşlar artık.

Bi saniye, sesli düşünüyorum.

Siyasi olaylar konusunda derinlemesine analizler yapabilecek, yeterli donanıma sahip biri değilim; yıllardır kendimi uzak tutmaya çalışıyorum çünkü mümkün olduğunca, çok kirli geldiğinden ve kendi derdim bana yetmezmiş gibi beni sinir-sıkıntı sahibi ettiğinden.

O yüzden, şu an söylediklerim belki de olayı fazlasıyla basite indirgemek olacak ama hem güncel açıklamalar hem de aylardır okuduğum haberler sonucunda, bana öyle geliyor ki; ülkenin yanıyor olması, ölen insanlar, papaz harmanına dönen dış politikamız, çözüm süreci, kürtler, türkler, bu insanların birbirlerine açıkça kin duymaya başlaması vesaire, bunlar RTE’nin umurunda bile değil.
Adamın tek ve asıl derdi, Esad’ı bitirmek ve bunun da esas kökeni, lafı süslemeden söylersek, Esad’ın sünni olmaması. 
Yani, kendinin ve çevresindekilerin-kişisel-muhtemelen çok küçük yaşlardan itibaren yine çevrelerinden edindiği-mezhepsel nefreti.
Yani, bin küsür yıllık ve hiçbir fikir akımının, siyasi görüşün çözebileceğini, bitirebileceğini zannetmediğim, düşününce ırkçılıktan bile daha tehlikeli bulduğum -çünkü, bu kez işin içine Allah’ı da katıyor ve O’nun senden yana olduğuna inanıyorsun kesin olarak-, derin bir mevzu.
Yani, Türkiye’de yaşayan insanlar olarak, bu anlamsız kaosa çok kötü/geçersiz sebeplerle sürüklendik ve Ortadoğu’nun cehennemî yüzünü, fantezi niteliğindeki birtakım kin tutmalar yüzünden gördük gibime geliyor özetle. 

İnşallah tamamen yanılıyorumdur, saçmalıyorumdur; çünkü aksi halde,
böyle boktan iş mi olur arkadaş?

benim seni sevmemin dört kitapta yeri var.