İç Güveysinden İçlice Bir Hallerdeyim Ben.
Gamze sen bu bireysellik işini nasıl becerebiliyorsun? Kendi kendinle mutlu olmayı nasıl öğrendin ince sızım?
Anonymous

eheh demek “bireyselliğim” blogumdan da direk böyle anlaşılan bir şey anonim.
öncelikle, bu durumdan kendi adıma memnun olsam da, bu kadar tekillik güzel bir şey mi onu bilmiyorum.
çünkü, kendime bile fark ettirmeden duvarın Allah’ını örmüşüm kendime; bunu, hayatımda olmasını istediğim bir insanı hayatıma bir türlü tam alamadığımda anlamıştım en çok, yani kötü de olabilir bazen.

ama, “öğrendiğim” ya da “alıştığım” bir şey değil bu benim.
ben, kendimi en net hatırladığım 4-5 yaşlarımda da böyleydim.
evcilik oynamaktan nefret eden, kuzeni zorla komşuculuk oynamaya ikna ettiğinde ve çay içmek için misafirliğe geldiğinde "kusura bakma komşu, akşam çocuklarım gelecek" diyen ve kuzenini hayali evine geri gönderen bir manyaktım ben. en sevdiğim oyun; kırmızı bir leğene oturup, tek sevebildiğim oyuncak olan sarı saçlı, lahana bebekle “spikercilik” oynamaktı, bebekle röportaj yapardım, yani kendi kendimle konuşurdum bir nevi yine.

yani, Allah beni böyle, patolojik ya da annemim deyimiyle “antika” yaratmış anlayacağın.
ama insanlarla tanıştıkça ve pek çoğunun bana sıkıcı muhabbetten ya da son derece düşük seviyeli entrikalardan, küçük hesaplardan başka bir şey getiremeyeceğini anladıkça, iyice çekildim köşeme.
bu “köşe” dediğim şey; iyisiyle kötüsüyle, saçmalıklarıyla ve güzellikleriyle tamamen bana ait, bunu bilmek bana hep bi huzur vermiştir.

ama şunu da söylemeden edemeyeceğim; benim bu kadar bireyselliğin arasında, çok ama çok sağlam beş altı tane dostum var, kimisiyle on yıl oldu, kimisiyle beş, kimisi daha yeni ama varlar.
her biri ayrı dünyadan, yani yine bir “arkadaş grubu”ndan bahsetmiyorum, bir grubun parçası gibi hala düşünemiyorum kendimi.
yine de; onlar olmasaydı, çok yalnız hissedecektim muhtemelen kendimi, daha doğrusu kimsesiz gibi ve o zaman da, kendimle geçirdiğim vakitler beni bunaltacaktı ve Allah göstermesin, yalnızlık edebiyatı yapmaya başlayacaktım sürekli. hayat bu konuda bana epey kıyak geçmiş olabilir.
yani, arkadaşlar iyidir.

sanırım işin özü, özeti şu; boş muhabbetlerden, öylesine arkadaşlıklardan, laf olsun diye yapılan görüşmelerden tamamen uzak duruyorum, hayatımda mümkün olduğunca az ama öz insan tutuyorum.
dolayısıyla, “insan kaynaklı” can sıkıntıları epey azalıyor; yalnızca, kendi başıma açtığım işlerle ve kendi içimdeki kavgalarla uğraşıyorum.
ve belki de en önemlisi, şu “kendini geliştirme” denen naneye oldum olası çok fena takmış durumdayım; yani, okuyacak zibilyon tane kitap, öğrenilecek bilgi, izlenilecek film vs. vs. varken ve ben hala yolun çok fena başındayken, bireyselleşmeyeydim de ne yapaydım sevgili anonim?  

p.s: 
kendimle mutlu olduğum söylenemez, genellikle kavgalıyız ama evlat gibi işte, atsam atamıyorum satsam satamıyorum, yine kalıyorum kendi başıma eheh.

* hadi.

* hadi.

* her şey yıkılıyor.

* her şey yıkılıyor.

Şimdi ağlamalı mı?
Anlaşılmamış bir ince yürekli olmalı mı?
Gülmeli mi yoksa?
Tante Rosa aşkı beceremediğini biliyordu. Bu alın yazısı değil, yeteneksizlik, salaklık; bu salaklığa da ancak gülünür.
Her yeni aşka, yeni bir aptallıkla başlarsan sonunda orospudan beter olursun.
O bile olamazsın, aşkı tadabilmek gibi satabilmek de beceri ister.
Evde kalmış bir kız değil, ama evde kalmış bir kaltağım ben.
Varoluşunu insanca gerçekleştiremiyen, gerçekleştiremiyen, gerçekleştiremiyen.
Tante Rosa’dan.
Kitap Tavsiyesi Gibi Değil De, Benim “Okunacaklar” Listem.

Sevgi Soysal - Tante Rosa

Boris Vian - Mezarlarınıza Tüküreceğim

Boris Vian - Günlerin Köpüğü

Boris Vian - Bir Kara Kedi İçin Blues

Boris Vian - Ve Bütün Çirkinler Öldürülecek

Boris Vian - Pornografi Üzerine

William Blake - Masumiyet Şarkıları

Julia Kristeva - Ruhun Yeni Hastalıkları

Julia Kristeva - Korkunun Güçleri: İğrençlik Üzerine Bir Deneme

Georges Bataille - Edebiyat ve Kötülük

Georges Bataille - Erotizm

Emile Durkheim - İntihar

Sevim Burak - Beni Deliler Anlar

Sevim Burak - Yanık Saraylar

Sevim Burak - Everest My Lord

Allen Ginsberg - Uluma

Solomon Volkov - Büyülü Koro

Tristan Tzara - Dada Manifestoları ve Seçme Şiirler

Andre Breton - Sürrealist Manifestolar

Katherine Mansfield - Bir Hüzün Güncesi: Günce

Katherine Mansfield - Seçme Hikayeler

Hagop Demirciyan Mintzuri - Kapandı Kirve Kapıları

Soren Kierkegaard - Baştan Çıkarıcının Günlüğü

Angela Livingstone - Salome

Louis-Ferdinand Celine - Profesör Y ile Konuşmalar

George Orwell - Kitaplar ve Sigaralar

Ernest Hemingway - Kadınsız Erkekler

Kaan Çaydamlı - Kişisel Toplantı Notları

Franz Kafka - Mavi Oktav Defterleri

Richard Brautigan - Yani Rüzgâr Her Şeyi Alıp Götürmeyecek

Yannis Ritsos - Erotika

Şenol Erdoğan - Charles Bukowski ve Meat Kuşağı

Çev: Alison Ardron - Charles Bukowski ve Beat Kuşağı

Pamela Wood - Charles Bukowski’nin Kızıl’ı

Charles Bukowski - Pis Moruk İtiraf Ediyor

Charles Bukowski - Pis Moruğun Notları I-II

Charles Bukowski - Ölüler Böyle Sever

Hulki Aktunç - Erotologya

Anonim - Portekiz Mektupları

Gülten Akın - Beni Sorarsan

Bilge Karasu - Gece

Bilge Karasu - Göçmüş Kediler Bahçesi

Bilge Karasu - Narla İncire Gazel

Cemal Süreya - 99 Yüz

Hülya Adak & Nilgün Bayraktar - İşte Böyle Güzelim

Elias Canetti - Körleşme

Kenneth Slawenski - Üzüntü, Muz Kabuğu ve J.D. Salinger

Jack Kerouac & William S. Burroughs - Ve Hipopotamlar Tanklarında Haşlandılar

Edgar Allan Poe - Bütün Şiirleri

Emil Michel Cioran - Çürümenin Kitabı

Emil Michel Cioran - Doğmuş Olmanın Sakıncası Üzerine

Chuck Palahniuk - Görünmez Canavarlar

Chuck Palahniuk - Ölüm Pornosu

Samuel Beckett - Hiç İçin Metinler

Emrah Serbes - Deliduman

Jean Baudrillard - Simülakrlar ve Simülasyon

Jean Baudrillard - Sessiz Yığınların Gölgesinde

Marquis de Sade - Yatak Odasında Felsefe

Marquis de Sade - Tanrı’ya Karşı Söylev

Enis Batur - Kara Mizah Antolojisi

Kutsi Akıllı - Cinsellarus

Michel Foucault - Akıl Hastalığı ve Psikoloji

Michel Foucault - Deliliğin Tarihi

Michel Foucault - Bu Bir Pipo Değildir

Michel Foucault - Kelimeler ve Şeyler

Michel Foucault - Cinselliğin Tarihi

Simone de Beauvair - Kadınlığımın Hikayesi

Jostein Gaarder - İskambil Kağıtlarının Esrarı

Ferhan Şensoy - Gündeste

Haruki Murakami - İmkansızın Şarkısı

Haruki Murakami - Sahilde Kafka

Carl Gustav Jung - Dört Arketip

John Berger - Görme Biçimleri

Fernando Pessoa - Huzursuzluğun Kitabı

Murat Uyurkulak - Tol

Murat Uyurkulak - Har

Jorge Luis Borges - Ficciones, Hayaller ve Hikayeler

Jorge Luis Borges - Alçaklığın Evrensel Tarihi

Slavoj Zizek - Yamuk Bakmak

Slavoj Zizek - Paralaks

Slavoj Zizek - Lacan Hakkında Bilmeyi Hep İstediğiniz Ama Hitchcock’a Sormaya Korktuğunuz Her Şey

Jacques Lacan - Psikanalizin Dört Temel Kavramı

Jacques Lacan - Fallus’un Anlamı

Margaret Atwood - Damızlık Kızın Öyküsü

Sigmund Freud - Psikanaliz Üzerine

Sigmund Freud - Cinsellik Üzerine

Sigmund Freud - Günlük Yaşamın Psikopatolojisi

Sigmund Freud - Olgu Öyküleri

Sigmund Freud - Rüyalar ve Yorumları I-II

Henry Miller - Oğlak Dönencesi

Henry Miller - Uykusuzluk

Henry Miller - Cinsellik Dünyası

Henry Miller - Rimbaud ya da Büyük İsyan

Henry Miller - Çılgın Üçlü

Georges Perec- Uyuyan Adam

Kurt Vonnegut - Mezbaha No:5

Mahir Ünsal Eriş - Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde

Mahir Ünsal Eriş - Olduğu kadar Güzeldik

Barış Bıçakçı - Baharda Yine Geliriz

Barış Bıçakçı - Aramızdaki En Kısa Mesafe

Barış Bıçakçı - Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra

Şenol Erdoğan - Etnopoetry

Arthur Schopenhauer - Aşkın Metafiziği

Hank Moody - Tanrı Hepimizden Nefret Ediyor

Lautreamont - Maldoror’un Şarkıları

D.A. Levy - Varoş Manastırı

J.D. Salinger - Yükseltin Tavan Girişini Ustalar ve Seymour: Bir Giriş

J.D. Salinger - Dokuz Öykü

Vüs’at O. Bener - Havva

Vüs’at O. Bener - Manzumeler

Vüs’at O. Bener - Dost, Yaşamasız

James Joyce - Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi

Uğur Küçükkaplan - Arabesk: Toplumsal ve Müzikal Bir Analiz

Marguerite Duras - Yıkmak Diyor Kadın

Marguerite Duras - Hiroşima Sevgilim

John Fante - Büyük Açlık

John Fante - Gençliğin Şarabı

John Fante - 1933 Berbat Bir Yıldı

Ludwig Wittgenstein - Tractatus Logico-Philosophicus

***
Her şey, bir not defterine “ben bunu yaz tatilinde okurum” diye birkaç kitap ismi kaydetmemle başlamıştı fakat az evvel fark ettim ki, liste kendinden geçmiş.
Hepsini de ayrı merak ediyorum ve bu yaz içinde bitmese de, mümkünse hepsini de okuyacağım.

Hazır yaz tatilindeyken ve vakit bolken; benim gibi "kum-güneş-deniz"den çok uzaktaki ev kuşları için paylaşayım dedim eheh.

Bir insanı neyin yiyip bitirdiğini asla bilemezsiniz.
Charles Bukowski
Boris Vian diyor ki;
yalnızlıktır dinimiz,
örneğin bir trenden
istediğiniz yerde ininiz.
Ferhan Şensoy

        Sahi?

        Sahi?

unutMADIMAKlımda.

unutMADIMAKlımda.

Sevdiği ben değilim anlatamam.
Atiila İlhan
01:19

Final işlerinden kurtulayım da, bu yaz tüm Can Yücel kitaplarını okuyacağım ve tek kişilik bir “Can Yücel’e ait olmayan, garip garip dizelerin, şiirlerin altına onun ismini yazanları uyarma ekibi” oluşturacağım kendimden.
İnsanlar zaman içinde unutur bunu yapmayı demiştim ama, saçmalık boyutuna ulaştı, önünü alamadık.

* Sen "Sevgi Duvarı" gibi bir mükemmelliği ve daha niceleri yaz, onca çeviri yap; insanlar “Sevene canım feda, sevmeyene elveda” tadındaki cümlelerin altına ismini yazsın arkadaş.
Vallahi üzülüyorum.

**
Bu arada, Ezginin Günlüğü’nün "Dargın Mıyız? şarkısı, en sevdiğim şarkılardandır ve o da bir Can Baba şiiri imiş meğersem, dün öğrendim, bir kez daha sevgi duydum kendisine.

Sekiz saat uyumak, sekiz saat de hiçbir şey yapmaksızın, leş gibi oturabilmek uğruna,
geriye kalan tüm zamanları, tiksindikleri işlere adıyorlardı.
Elias Canetti

Selam.
Geçen hafta boyunca süren, sıkıcı, depresif, odasına kapanmış, çoğunlukla sarhoş ve efkarlı hallerim ve sürekli yakınmalarım artık onu bile bezdirmiş olacak ki; dün, "artık bi sus payı" niyetine, acayip keyifli bir gün hediye etti bana evren.
Bu günü, kayıtlara düşmem lazımdı.

Fotoğraftakiler, halalarım ve kuzenlerim ve babaannem ve dedem.
Aylardır da görüşmemiştik Turhal’a gitmediğimden, nasıl özlemişim, neyse ki, onlar Ankara’ya geldiler.
Keşke, annem, babam kardeşim de olsaydı da "mini sülale" kadromuz tamamlansaydı, neysem.
Çaylı, muhabbetli, lunaparklı bir günün ardından, akşam da Odtü’de takıldık. Yaşları, çoğunlukla ya 15altı ya da 40üstü olan, garip bir arkadaş grubu gibiydik ha, öyleydik hatta direk.
Bu sene "selfie"ler dahil hiç fotoğraf çekinmediğimden ve tabii, ayda yılda bir, eşofman altı-tişört yerine çiçekli elbise giyeceğim tutmuş olduğundan; o gün, görgüsüzce fotoğraf çekinesim tuttu; ayna gördüğümüz anda "Ahaa tam selfi’lik bura, gel gel", "Bu ayna da iyiymiş de, erkekler tuvaletinin kapısına bakıyo mazallah" repliklerimiz havada uçuştu ya da "ay çekinelim çekinelim bebişim, tamvılır’ıma koyucam ha fotoğraflarınızı" cümlelerim.
İnsanın, yanında işi rahatlıkla şebekliğe vurdurabildiği, sevdiği insanlarla olması çok güzel şey, terapi bir nevi.
Babaannem, akşamın sonunda artık dayanamadı; “e yeter, poz vermekten yemeğimizi yiyemiyoz” dedi de, olaysız dağıldık
Zaten, dikkat ederseniz, biz her karede şekilden şekile girerken, o hiçbir şekilde kuul’luğunu bozmamış poz vermek için kendisi, çünkü babaanne olmak bunu gerektirir eheh.

ODTÜ’den evime dönerken de, yine değişik bir olay yaşadım; normalde başıma hiç gelmeyecek türden.
Son durakta birlikte indiğimiz ve hiç tanımadığım, genç, sessiz sakin bir çocuk vardı otobüste.
Beş dakika falan yürüdükten sonra bir baktım, kaldırımda, yanımda duruyor. Ve elinde de, EGO biletini katlayıp, canlı bir bitkiden de sap yaptığı bir çiçek, fotoğrafı var burada da çiçeğimin.
"Otobüste müzik dinleyişiniz ve arada kendi kendinize gülüşünüz çok hoşuma gitti, bu çiçeği sizin için yaptım." dedi, çiçeği aldım, teşekkür ettim, biraz beraber yürüdük, sonra yollarımız ayrıldı.

Garip, güzel bir gündü özetle.
Şimdi, hani o şarkıdaki gibiyim; mutsuzum ama keyfim yerinde.

Selam.Bütün kelimelerim sanki mideme doluşmuşlar bu gece ve içimi bulandırıyorlar. Yazsam, biraz anlatabilsem, belki geçecek.Ama, çok anlamsızca olmakla birlikte bu kıvranmayı seviyorum çünkü, çok anlamsızca da olsa, benim kıvranmam.Onu, kırmızı tuborglar’la ve ucuz şaraplarla besliyorum.O yüzden, şimdilik, başka bir şey söylemek istiyorum.Madem yaz geldi, madem deli gibi kitap okumak yolunda bize en önemli engeli oluşturan okul teranesi artık yok; öyleyse, Bukowski Reyiz’in tüm kitaplarını okumak için harika bir zaman dilimine girmiş bulunmaktayız.Bukowski, benim için, “hayat bilgisi öğretmeni” gibi bir şey.Cinsiyet ayırt etmeksizin, bir insanda beni en çok etkileyen, vuran o şeye, yani "yaşam zekası"na öyle çok sahip ki…Onunla bir gece, sessiz sedasız içmeyi, ona bir bira -hayallerimde bile niye fakir oluyorsam?- ya da hatta kaliteli bir viski ısmarlayabilmeyi çok isterdim. Ama, ne yazık ki, kitaplarını okumak ve son sayfaları büyük bir üzüntüyle çevirip "niye bitti hemen ya?" demekle yetinmek zorundayım, tıpkı Kahramanın Yokluğu kitabında olduğu gibi.Öyleyse; Reyiz’e kulak verelim, her zamanki gibi, her konuda, haklı:***"İnsanlar barışın ne olduğunu bilmiyorlar çünkü insanlar (çoğunluk) sözde barış zamanında bile barışa hiç sahip olmadılar.Sen karar ver.Bir çocuk düşün, küçük bir çocuk. Doğru dürüst yürümeye başladığı andan itibaren onu okula gönderirler, beyni henüz yumuşakken, ve işlerler; ülkesinin, ülkelerin ülkesi olduğunu söylerler. Meksika’da yaşıyorsa, Meksika’dır o ülke. Fasülyeden gına gelmiştir, ama ileride güzel şeyler olacaktır. Brezilya’da yaşıyorsa, tamam, Brezilya. Ne diyeceklerini sanıyorsun onlara, Bermuda mı? İşlerine ihtiyaçları vardır. Almanya eşittir Almanya. Rusya Rusya’dır. Dünya ideolojilerine rağmen… Tusya başı oluşturuyor sanki, diğerleri bacakları… Aynı bizim gibi, başka ulusal sanayilerin kontrolini ele geçirerek… Bizim için çalışmalarına izin vererek onlara özgürlüklerini bağışlıyoruz. Ama şimdilik bir kenara koyalım bunu. Şu toy çocuğa geri dönelim. İleride kendini bir bar aynasının karşısında, salya sümük, nereye gittiğini merak ederken bulacak olan taze fidanımıza.Sonra, küçük ymuşak kıçına kilise yapışır ve Gökteki Adam’ı anlatır ona. Dostum, bu hayli ürkütücü bir şey. Çoğumuz geçmek zorunda kaldık oradan… kesinlkle masa-altı yüzdeleriyle… ama elimizi masaya açıp, kader dedik.Öyleyse; bu çocuk, bu ufaklık, bu bebek, küçük salam parçası, halihazırda açık ovaya çıkartılmış ve başı döndürülmüştür, hiçbir şansı kalmamıştır.O, samimiyetle söylüyorum, barış alanının tamamen dışındadır artık; sadakati onaylanmış ve ruhu demiryollarına gönderilmiştir, çünkü gitmesi gereken yer orasıdır.…Yavrum, onlar biliyorlar ne yaptıklarını. Barış diye bir şey hiç olmadı.***"Sözcükleri sen döşe; ben yorgunum."***"Her iyi insanın içinde sanat eylemi vardır. Tesisatçı da olsalar, pezevenk de; bir süre sonra fark edersin. Zarafet ve rahatlık ve cesaret ve görüş meselesidir. Ben, İngilizce derslerinde, sanat kurslarında ve kapımı çalan diğer yazarların arasında değil; hapishanelerde, ayyaş hücrelerinde, fabrikalarda, hipodromda rastladım o insanlara."***"Hüzün.Hüzün o kadar büyük ki, başka bir şeye dönüşür; bir bira bardağına örneğin. Hüzün bir şeydir, delilik başka bir şey.Bu yüzden odana gider, kıçındaki boku siler ve delirmeye karar verirsin.Sonra ne olur?…”***"Karafatma İskenderiye’den fazlasını fethetmişken, koltuk altlarını yıkamanın alemi var mı?Henry Miller bisiklete binerken, bisiklete binmenin alemi var mı?Ruh üzerine oynadık, hiç ruhumuz olmadığı için; soluk almanın kutsal gaddarlığını sikip attık.Dünyaya bütün orduların verdiğinden daha fazla zarar verdik.Kahraman geldiğinde, aslında hep burada olduğunu keşfedeceğiz.”***"Çocuklardan daha az haklara sahip bir grup geliyor mu aklınıza?Dövülürler, okula gönderilirler, kenara itilirler, gerek görüldüğünde süslenirler, istendiği zaman yıkanırlar, arada sırada yemek verilirler, ne zaman uyuyacakları, uyanacakları, konuşacakları, susacakları söylenir.Liste uzar gider. Mazeret, onların bu işleri kendi başlarına yapamayacakları biçimindedir; yapmaya başladıklarından çok sonra.…Daha ileri gitmek isterseniz, köpeklere ve kedilere ne demeli?Evcil hayvanlarınıza yedirdiğiniz korkunç besinleri hiç düşündünüz mü? Köpek maması, kedi maması dersiniz, yerler. Siz de yerdiniz, başka çareniz olmasaydı. Ucuz olduğu için veriyorsunuz bu besinleri onlara, günde 12 sente canlı bir köleye sahip olabiliyorsunuz.Siz özgürlük talep ederken, çocukları ve hayvanları köleleştiriyorsunuz.Neyiniz var sizin?”***"İntihar Oteli’nin 63 sentlik aşığıydım."***"İzahı güç. Aşk kötü bir sözcük fakat sözün tam anlamıyla, aşıktık.Bir kadınla sevişmeden onu gerçekten tanımanın mümkün olmadığından hiç kuşkum yok. Ve ne kadar çok sevişirseniz birbirinizi o kadar iyi tanırsınız. Ve iş görmeye devam ediyorsa bunun adı aşktır.İş görmez olduğunda da, başkalarından farkınız kalmamıştır.Seksin aşk olduğunu söylemiyorum; nefret de olabilir. Fakat seks iyi ise, diğer şeyler girer devreye; elbisesinin rengi, kolundaki ben, çeşitli bağlılıklar ve kopukluklar, anılar, kahkahalar ve acılar.”***"İyilik kötü bir güdü; özellikle evlilik ya da edebiyat söz konusu olduğunda."***"Pek çok katledilmiş insan, yaşamaya devam ediyor. Sadece yaşayan biri ölebilir. Cenaze törenlerinin çoğu, ölülerin ölüleri gömmesinden başka şey değil."***"Bizi geceleri uyutmayan neyse, onu da o öldürdü; caddelerde yüzlerin yanından geçerken bağırsaklarımızı kavrayan şey, bizim de nefret ettiğimiz ya da sevdiğimiz, yediğimiz, korktuğumuz şey neyse, o.Hayat ve hayat eksikliği öldürdü onu; polisler, arkadaşlar, şiir.İnanç ve ihanet, bu ve şu, elmadaki kurt, gözdeki bakış…Şiir, şiir, polisler ve arkadaşlar, belki bir kadın, belki bir sone, belki kötü beslenme…”***"Yüreğim kendi midesini kusuyor."***"Parıldadığın anlar vardır; yılmışsındır ama kendine mutlu ve aptal olma izni verirsin bazen. Neden olmasın?"***"Umutsuz ve mutsuz bir adamdım, işin gerçeği buydu.Kafam karışıktı, hastaydım, yalnızdım, yine de çok inatçı bir yapım vardı.Bana sadece, kaçma, dövüşme ve intihar etme seçenekleri sunan ve bu şekilde süregelen durumlardan usanmıştım.Güzel kadınlar sadece zengin ve ünlü erkeklerle çıkıyorlardı ve bir süre sonra, güzel kadınlar, o kadar da güzel değillerdi.Her şey, koca bir hindi boku çuvalından farksızdı.”***"Sigaram bile bitmişti.Bazen işler yolunda gitmez, ama gitmediğinde gidebileceğin bir yer yoktu. Psikiyatra gittiğinde sana kitaptan bir şeyler okuyordu, fakat ona baktığında, neden söz ettiğinden habersiz olduğunu anlıyordun. İşini yapmakta olan birine konuşuyordun sadece.Oysa, aklını yitirmek üzereyken söylediklerini tam olarak anlayabilecek bir başka deliye ihtiyaç duyuyordun.Kitaptan değil ama, sokaktan.”***"İnsanların çoğu, daha 5 yaşındayken ölüm sürecine girerler ve her geçen yıl aşikar ve sakatlayıcı olandan sıyrılıp özgün varlıklar olma şanslarını biraz daha yitirirler.Kendilerini farklı kılan hayat deneyimleri edinmiş ve edinmeye devam eden insanlar, sıradan yaşamın kıyısında kalır ve genellikle, harikulade ucubelere, kendilerine özgü vizyonları olan hayalperestelere dönüşürler.Belki bunda talihin de payı olduğu söylenebilir, fakat öyle bile olsa bu pay çok büyük değildir; çünkü, her gün karşınıza seçenekler çıkar ve yanlış seçimler, hayat karşıtı seçimler yaparsanız, gömülmeden çok önce, ölürsünüz.”* Şimdi, biraz güzel şarkılar ve türküler dinleyip kötü şeyler hakkında düşüneceğim ben.

Selam.
Bütün kelimelerim sanki mideme doluşmuşlar bu gece ve içimi bulandırıyorlar. Yazsam, biraz anlatabilsem, belki geçecek.
Ama, çok anlamsızca olmakla birlikte bu kıvranmayı seviyorum çünkü, çok anlamsızca da olsa, benim kıvranmam.
Onu, kırmızı tuborglar’la ve ucuz şaraplarla besliyorum.

O yüzden, şimdilik, başka bir şey söylemek istiyorum.
Madem yaz geldi, madem deli gibi kitap okumak yolunda bize en önemli engeli oluşturan okul teranesi artık yok; öyleyse, Bukowski Reyiz’in tüm kitaplarını okumak için harika bir zaman dilimine girmiş bulunmaktayız.
Bukowski, benim için, “hayat bilgisi öğretmeni” gibi bir şey.
Cinsiyet ayırt etmeksizin, bir insanda beni en çok etkileyen, vuran o şeye, yani "yaşam zekası"na öyle çok sahip ki…
Onunla bir gece, sessiz sedasız içmeyi, ona bir bira -hayallerimde bile niye fakir oluyorsam?- ya da hatta kaliteli bir viski ısmarlayabilmeyi çok isterdim.
Ama, ne yazık ki, kitaplarını okumak ve son sayfaları büyük bir üzüntüyle çevirip "niye bitti hemen ya?" demekle yetinmek zorundayım, tıpkı Kahramanın Yokluğu kitabında olduğu gibi.

Öyleyse; Reyiz’e kulak verelim, her zamanki gibi, her konuda, haklı:

***
"İnsanlar barışın ne olduğunu bilmiyorlar çünkü insanlar (çoğunluk) sözde barış zamanında bile barışa hiç sahip olmadılar.
Sen karar ver.
Bir çocuk düşün, küçük bir çocuk. 
Doğru dürüst yürümeye başladığı andan itibaren onu okula gönderirler, beyni henüz yumuşakken, ve işlerler; ülkesinin, ülkelerin ülkesi olduğunu söylerler. Meksika’da yaşıyorsa, Meksika’dır o ülke. Fasülyeden gına gelmiştir, ama ileride güzel şeyler olacaktır. Brezilya’da yaşıyorsa, tamam, Brezilya. Ne diyeceklerini sanıyorsun onlara, Bermuda mı? İşlerine ihtiyaçları vardır. Almanya eşittir Almanya. Rusya Rusya’dır. 
Dünya ideolojilerine rağmen… Tusya başı oluşturuyor sanki, diğerleri bacakları… Aynı bizim gibi, başka ulusal sanayilerin kontrolini ele geçirerek… Bizim için çalışmalarına izin vererek onlara özgürlüklerini bağışlıyoruz. 
Ama şimdilik bir kenara koyalım bunu. Şu toy çocuğa geri dönelim. 
İleride kendini bir bar aynasının karşısında, salya sümük, nereye gittiğini merak ederken bulacak olan taze fidanımıza.
Sonra, küçük ymuşak kıçına kilise yapışır ve Gökteki Adam’ı anlatır ona. Dostum, bu hayli ürkütücü bir şey. Çoğumuz geçmek zorunda kaldık oradan… kesinlkle masa-altı yüzdeleriyle… ama elimizi masaya açıp, kader dedik.
Öyleyse; bu çocuk, bu ufaklık, bu bebek, küçük salam parçası, halihazırda açık ovaya çıkartılmış ve başı döndürülmüştür, hiçbir şansı kalmamıştır.
O, samimiyetle söylüyorum, barış alanının tamamen dışındadır artık; sadakati onaylanmış ve ruhu demiryollarına gönderilmiştir, çünkü gitmesi gereken yer orasıdır.

Yavrum, onlar biliyorlar ne yaptıklarını.
Barış diye bir şey hiç olmadı.

***
"Sözcükleri sen döşe; ben yorgunum."

***
"Her iyi insanın içinde sanat eylemi vardır. Tesisatçı da olsalar, pezevenk de; bir süre sonra fark edersin. Zarafet ve rahatlık ve cesaret ve görüş meselesidir. Ben, İngilizce derslerinde, sanat kurslarında ve kapımı çalan diğer yazarların arasında değil; hapishanelerde, ayyaş hücrelerinde, fabrikalarda, hipodromda rastladım o insanlara."

***
"Hüzün.
Hüzün o kadar büyük ki, başka bir şeye dönüşür; bir bira bardağına örneğin. Hüzün bir şeydir, delilik başka bir şey.
Bu yüzden odana gider, kıçındaki boku siler ve delirmeye karar verirsin.
Sonra ne olur?…”

***
"Karafatma İskenderiye’den fazlasını fethetmişken, koltuk altlarını yıkamanın alemi var mı?
Henry Miller bisiklete binerken, bisiklete binmenin alemi var mı?
Ruh üzerine oynadık, hiç ruhumuz olmadığı için; soluk almanın kutsal gaddarlığını sikip attık.
Dünyaya bütün orduların verdiğinden daha fazla zarar verdik.
Kahraman geldiğinde, aslında hep burada olduğunu keşfedeceğiz.”

***
"Çocuklardan daha az haklara sahip bir grup geliyor mu aklınıza?
Dövülürler, okula gönderilirler, kenara itilirler, gerek görüldüğünde süslenirler, istendiği zaman yıkanırlar, arada sırada yemek verilirler, ne zaman uyuyacakları, uyanacakları, konuşacakları, susacakları söylenir.
Liste uzar gider. Mazeret, onların bu işleri kendi başlarına yapamayacakları biçimindedir; yapmaya başladıklarından çok sonra.

Daha ileri gitmek isterseniz, köpeklere ve kedilere ne demeli?
Evcil hayvanlarınıza yedirdiğiniz korkunç besinleri hiç düşündünüz mü? Köpek maması, kedi maması dersiniz, yerler. Siz de yerdiniz, başka çareniz olmasaydı. Ucuz olduğu için veriyorsunuz bu besinleri onlara, günde 12 sente canlı bir köleye sahip olabiliyorsunuz.

Siz özgürlük talep ederken, çocukları ve hayvanları köleleştiriyorsunuz.
Neyiniz var sizin?”

***
"İntihar Oteli’nin 63 sentlik aşığıydım."

***
"İzahı güç. Aşk kötü bir sözcük fakat sözün tam anlamıyla, aşıktık.
Bir kadınla sevişmeden onu gerçekten tanımanın mümkün olmadığından hiç kuşkum yok. Ve ne kadar çok sevişirseniz birbirinizi o kadar iyi tanırsınız. Ve iş görmeye devam ediyorsa bunun adı aşktır.
İş görmez olduğunda da, başkalarından farkınız kalmamıştır.
Seksin aşk olduğunu söylemiyorum; nefret de olabilir.
Fakat seks iyi ise, diğer şeyler girer devreye; elbisesinin rengi, kolundaki ben, çeşitli bağlılıklar ve kopukluklar, anılar, kahkahalar ve acılar.”

***
"İyilik kötü bir güdü; özellikle evlilik ya da edebiyat söz konusu olduğunda."

***
"Pek çok katledilmiş insan, yaşamaya devam ediyor. Sadece yaşayan biri ölebilir. Cenaze törenlerinin çoğu, ölülerin ölüleri gömmesinden başka şey değil."

***
"Bizi geceleri uyutmayan neyse, onu da o öldürdü; caddelerde yüzlerin yanından geçerken bağırsaklarımızı kavrayan şey, bizim de nefret ettiğimiz ya da sevdiğimiz, yediğimiz, korktuğumuz şey neyse, o.
Hayat ve hayat eksikliği öldürdü onu; polisler, arkadaşlar, şiir.
İnanç ve ihanet, bu ve şu, elmadaki kurt, gözdeki bakış…
Şiir, şiir, polisler ve arkadaşlar, belki bir kadın, belki bir sone, belki kötü beslenme…”

***
"Yüreğim kendi midesini kusuyor."

***
"Parıldadığın anlar vardır; yılmışsındır ama kendine mutlu ve aptal olma izni verirsin bazen. Neden olmasın?"

***
"Umutsuz ve mutsuz bir adamdım, işin gerçeği buydu.
Kafam karışıktı, hastaydım, yalnızdım, yine de çok inatçı bir yapım vardı.
Bana sadece, kaçma, dövüşme ve intihar etme seçenekleri sunan ve bu şekilde süregelen durumlardan usanmıştım.
Güzel kadınlar sadece zengin ve ünlü erkeklerle çıkıyorlardı ve bir süre sonra, güzel kadınlar, o kadar da güzel değillerdi.
Her şey, koca bir hindi boku çuvalından farksızdı.”

***
"Sigaram bile bitmişti.
Bazen işler yolunda gitmez, ama gitmediğinde gidebileceğin bir yer yoktu. Psikiyatra gittiğinde sana kitaptan bir şeyler okuyordu, fakat ona baktığında, neden söz ettiğinden habersiz olduğunu anlıyordun. İşini yapmakta olan birine konuşuyordun sadece.
Oysa, aklını yitirmek üzereyken söylediklerini tam olarak anlayabilecek bir başka deliye ihtiyaç duyuyordun.
Kitaptan değil ama, sokaktan.”

***
"İnsanların çoğu, daha 5 yaşındayken ölüm sürecine girerler ve her geçen yıl aşikar ve sakatlayıcı olandan sıyrılıp özgün varlıklar olma şanslarını biraz daha yitirirler.
Kendilerini farklı kılan hayat deneyimleri edinmiş ve edinmeye devam eden insanlar, sıradan yaşamın kıyısında kalır ve genellikle, harikulade ucubelere, kendilerine özgü vizyonları olan hayalperestelere dönüşürler.
Belki bunda talihin de payı olduğu söylenebilir, fakat öyle bile olsa bu pay çok büyük değildir; çünkü, her gün karşınıza seçenekler çıkar ve yanlış seçimler, hayat karşıtı seçimler yaparsanız, gömülmeden çok önce, ölürsünüz.”

* Şimdi, biraz güzel şarkılar ve türküler dinleyip kötü şeyler hakkında düşüneceğim ben.

Dünya.
Ama sen bir başkasıyla iştahla konuştuğunda
ya da bir başkasının şakalarına güldüğünde
dünya diye bir şey kalmıyor, kalmıyor işte.
Barış Bıçakçı