İç Güveysinden İçlice Bir Hallerdeyim Ben.
Kurtuluş Parkı, eylül’ün gelişini, başımdan aşağı bir sepet gün ışığı dökerek kutladı az evvel.Bilmiyorum, göz altlarıma biriken uykusuz ve keyifsiz halkalardan birini ya da renksizliğimi ya da uzayan saçlarımdaki mümkün kırıkları kapatmaya çalışıyordu belki de sadece, eski dostum.Sever beni.* Kurtuluş Parkı’nda sonbahar güzel olacak; hatta belki, içimdeki bu yorgunluğu birlikte sırtlanacağız, eski dostum ve ben. Herkes bir yerlere, birilerine yetişiyor şimdi, bir biz dünyayı durduğumuz yerde kalacağız.** Yorgunum ve ağrılar, demiş miydim?

Kurtuluş Parkı, eylül’ün gelişini, başımdan aşağı bir sepet gün ışığı dökerek kutladı az evvel.
Bilmiyorum, göz altlarıma biriken uykusuz ve keyifsiz halkalardan birini ya da renksizliğimi ya da uzayan saçlarımdaki mümkün kırıkları kapatmaya çalışıyordu belki de sadece, eski dostum.
Sever beni.

* Kurtuluş Parkı’nda sonbahar güzel olacak; 
hatta belki, içimdeki bu yorgunluğu birlikte sırtlanacağız, 
eski dostum ve ben. 
Herkes bir yerlere, birilerine yetişiyor şimdi,
bir biz dünyayı durduğumuz yerde kalacağız.

** Yorgunum ve ağrılar, demiş miydim?

Helena Bonham Carter'den sonra, bir daha sevemem diyordum, yanılmışım…

Bu ibretlik girişten sonra, içimdeki Léa Seydoux sevdasını kamuyla paylaşmak istiyorum.
Geçtiğimiz günlerde, Türkiye’de de “Mavi En Sıcak Renktir” ismiyle gösterilen ve bambaşka bir gönderinin konusu, çok güzel bir film seyrettim; muhtemelen zaten duyduğunuz ya da izlediğiniz bir film. 
Üç saatlik filmin ilk çeyreğinin sonunda, gözlerimi, ilk fotoğrafta da gördüğünüz "mavi saçlı leydi"den, filmdeki ismiyle Emma'dan alamadığımı fark ettim.
Kısacık saçlar, hemen hemen hiç makyajsız bir yüz ve salaş, erkeksi kıyafetlerine rağmen, bir insan nasıl bu kadar "kadın" olabilir’i sorgulattırdı bana.
İki saatin sonundaysa; Emma’nın, yine geçen yaz izleyip çok etkilendiğim, hatta blogumda da ısrarla izlemenizi tavsiye ettiğim "La Belle Personne"deki, siyah saçlarına, her an bir ağlamaktan yeni uyanmış yüzüne hayran hayran baktığım Junie olduğunu anladım.
Sonra, aynı güzel leydimizin, Midnight in Paris filminde, "gülüşüne kurban" efektleri eşliğinde izlediğim Gabrielle olduğunu da fark ettim.

Bu durumdan üç ana sonuç çıkardım son olarak da:

1- Léa Seydoux, her saç rengi değişimiyle bambaşka bir havaya bürünüyor ve doğanın bütün renkleri onun saçlarında güzel duruyor.

2- Bazı Fransız kadınlar çok güzel.

3- Film aktrislerine aşık olurken bile ruhum fena halde tek eşliliğe meyilli.

* Ekstra Bonus: 
Léa Seydoux’un oynadığı, ödüllü bir reklam filmi var burada da.

* bir acayip bordo çiçeğin söylediğidir.

* bir acayip bordo çiçeğin söylediğidir.

* şu cümleyi kurmayı çok istedim bir gün, kuramadım.

* şu cümleyi kurmayı çok istedim bir gün, kuramadım.

Her davranışın
küçük bir müzik kutusu
bıraktı
masanın üzerine
dolabın içine
yastığın altına;
bir ben duyuyorum.
Yannis Ritsos
* bilmek her zaman güzel şey değil.

* bilmek her zaman güzel şey değil.

* beni bil.

* beni bil.

18: 40

Nil Karaibrahimgil’in, vaktiyle bir hijyenik ped reklamında
"İyyyy ki doğduğuğuum, gördün mü bak 25 oldum!" dediği yaşa girmiş bulunmaktayım.

Aslında, doğum günlerine gereken önemi veremediğimi hissediyorum ama yine de; annemin elinde -en sevdiğim türden- bir pastayla odaya gelişini seyretmek ya da mumları üflemeden önce tuttuğum dileğin gerçekleşme ihtimalini düşünmek güzeldi.
Ayrıca, yukarıda bahsi geçen annenin, maytapları doğum günü pastasına ters yerleştirdiğini ve yanmayınca da çok şaşırdığını söylemek istiyorum -gerçekten sırıtan bir sımayli var burada-.
Ve tabii, bir sürü "mutlu yıllara" iyi dileklerini de attım cebime ve başka birtakım çok güzel mesajları, telefon konuşmalarını; bunlar da güzeldi.

Çok klişe fakat durumu özet geçen bir söylemle belirtmek gerekirse; “acı tatlı hatıralarla dolu” 24 yaşım hakkında düşeceğim birkaç hatıra notu var aslında.
Ama şimdi, iki güzel kadınla içmeye gidiyorum, hadi yine iyiyim eheh.

* Bu şarkıyı da, müsadenizlen, bugünlük, kendime armağan ediyorum.

bukowski reyiz’den uzun bir yaşamın sırrı. stop.kulağa çok güzel gelmiyor mu? stop.

bukowski reyiz’den uzun bir yaşamın sırrı. stop.
kulağa çok güzel gelmiyor mu? stop.

Çünkü aşkla sınanmışım sana
sana yangınla, suyla, ateşle
ölümle, yaprakla,
şiirle sınanmışım.
Arkadaş Z. Özger
* bizim büyük çaresizliğimiz.

* bizim büyük çaresizliğimiz.

* merhaba, ben böyle.

* merhaba, ben böyle.

"Pek çok iyi adam bir kadın yüzünden köprü altını boylamıştır." ön sözüyle başlıyor kitap.Reyiz’le tartışmaya girmeyeceğim; banklarda, ucuz otellerde, belediye hastanesinin düşkünler koğuşunda ya da bir karakolun ayyaşlar koğuşunda ya da birinden çıkıp diğerine girdiği o ufak tefek, çoğu günübirlik kalan işlerde, eminim tanımıştır böyle adamlar, hikayelerini dinlemiştir.Sadece, çok benzer etkiler yaratan adamların da aynı şekilde var olduğunu söylemek istiyorum, ek olarak.Bir insanın diğer bir insanın hayatını, akıl ve ruh sağlığını mahvetmesi, cinsiyetlerden bağımsız, bambaşka bir sıkıntılı mevzu.Bir "kamu spotu" verip paragrafı bağlayım o halde, içimde kalmasın:Yeryüzündeki hiçbir adam ve hiçbir kadın, sizinle ömrünüzün sonuna dek kalacak olan -yadakalmasınıumduğumuz- akıl ve ruh sağlığınızdan daha değerli değildir.Çok aşıkken, öyleymiş gibi geliyor ama değildir.O kadar değerli bir adam ya da kadın zaten onu gözünüzde bu kadar büyütmenize, kendinizden daha değerli görmenize izin vermez, dengeler bu hisleri.Neysem.Elli yaşını almış bir adamın bakış açısından, kafaları birbirinden “güzel”, kimi genç kimi orta yaşlı, kimi esmer kimi kızıl, kimi seks bağımlısı kimi bekaret yemini etmiş, kimi uzun elbiseler giyen kimi yüksek topuklularda yükselen; kimi şarap kimi 7up tercih eden ama hepsi bir şekilde kendiyle problemli ve kırık bir düzineyi aşkın kadınla yaşadıklarını, onları anlama çabalarını, zaman zaman yaptığı öz eleştiri ya da itirafları okumak -muhtemelen bu adam Bukowski olduğu için biraz da- ilginç oldu. Gerçi, ben hala tam olarak bilemiyorum, ne kadarı kurgu, ne kadarı gerçek bu anlatılanların ama hepsi öyle samimi bir dille ve öyle canlı yazılmış ki; evde taşınabilir ne bulduysa pencereden dışarı fırlatan çok öfkeli ve çok kızıl saçlı bir kadını, hiçbir şey yapmadan, sadece birasını içerek seyredişini ya da kendisinden yirmi beş yaş küçük, genç bir kadınla bir şiir dinletisinden ayrılışını gözümün önüne çok rahat getirebiliyorum.Bu muhabbeti biraz daha fazla uzatırsam, oturup Pis Moruk için aşk şiirleri yazabilirim şu an, bana yine geldiler eheh.En iyisi, kitaptan sevdiğim cümlelerle bitireyim.***"Varoluş nabız gibi atan, dayanılmaz bir şeye dönüştüğünde zaman geçmek bilmez. Bekledim. Bekledim. Bekledim. Bekledim."***"Boşaldığımda ahlaklı olan her şeyin yüzüne patlatıyormuşum duygusuna kapılıyordum, ölü annemin ve babamın başlarından ve ruhlarından aşağı beyaz sperm akıyormuş gibi. Kadın olsaydım fahişe olurdum şüphesiz.Erkek doğduğum için kadın arzuluyordum sürekli, ne kadar aşağılık olursa o kadar iyiydi.Ama yine de kadınlar -iyi kadınlar- korkutuyorlardı beni, çünkü er ya da geç ruhuna sahip olmak istiyorlardı; oysa ben ruhumdan artakalanı kendime saklamak istiyordum.Esasen fahişeleri arzuluyordum, çünkü ölümcül ve acımasızdırlar, özel isteklerde de bulunmuyorlardı.Gittiklerinde hiçbir şey yitirilmiş olmuyordu.Ama bedeli fahiş de olsa, sevecen, iyi kadınların özlemini çekiyordum.İki türlü de kayıptaydım.Güçlü erkek ikisinden de vazgeçerdi.Oysa ben kadınlarla, kadın fikriyle savaşmayı sürdürüyordum.”***"Kadınları olduğu gibi kabul ediyordum; aşk ise, zor ve nadiren geliyordu.Geldiğinde de yanlış nedenlerle geliyordu.İnsan sonunda aşkı geri püskürtmekten yoruluyor, izin veriyordu, çünkü aşkın da bir yere gitmeye ihtiyacı vardı.O zaman da, başına belayı alıyordun genellikle.”***"İnsan ilişkileri tuhaftı. Demek istediğim, bir süre biriyle birlikte oluyor, onunla yiyor, yatıyor, sevişiyor, konuşuyor, geziyor, hayatını paylaşıyordun. Sonra bitiyordu. Bir süre kimseyle birlikte olmuyordun, sonra bir başka kadın çıkıyordu karşına, bu sefer onunla yiyor, onunla düzüşüyordun ve her şey çok doğal görünüyordu: siz hep onu, o da hep sizi beklemiş gibi.Hep eksik hissettim kendimi yalnızken; iyi hissettiğim de oldu, ama hep eksik.”***"Hayvanların da ruhları olduğunu anlatıyordu bize. Kimse muhalefet etmedi. Biliyorduk, mümkündü. Asıl merak ettiğimiz bizim ruhumuz olup olmadığıydı, ondan emin değildik."***Hiçbir şey asla uyum içinde değildi.İnsanlar buldukları her şeyi körü körüne benimsiyorlardı: kominizm, sağlıklı beslenme, zen, sörf, bale, ipnotizma, grup terapi, toplu seks, bisiklet, otlar, Katoliklik, halter, seyahat, inziva, vejetaryenlik, Hindistan, resim, yazmak, yontmak, bestelemek, orkestra yönetmek, sırt çantasıyla yollara düşmek, düşüp kalkmak, kumar oynamak, içki içmek, takılmak, yoğurt, Beethoven, Bach, Buda, İsa, TM, eroin, havuç suyu, intihar, ısmarlama takım elbiseler, uçakla seyahat, New York; sonra her şey, buharlaşıp uçuyordu.Ölmeyi beklerken yapacak şey arıyordu insanlar. Seçim sahibi olmak da güzeldi.Ben kendi seçimime başvurdum. Votka şişesini kaldırıp asıldım, sek.Aptal değildi bu Ruslar.”***"Hayatıma olanları anlamakta güçlük çekiyordum."***O kadar çok şey vardı ki beni duygulandıran; yatağın altında bir kadın ayakkabısı, etajerin üstünde unutulmuş saç tokası, ‘çişim geldi’ deyişleri, saç kurdeleleri, öğlenin bir buçuğunda onlarla çıkılan bulvar yürüyüşleri, içki, sigara ve muhabbet dolu o uzun geceler, tartışmalar, inriharlar, birlikte yiyip kendini iyi hissetmek, nerden geldiğini anlamadığın şakalar ve kahkahalar, havadaki mucize duygusu, arabayı park edip içinde oturmak, sabahın üçünde eski sevgilileri kıyaslamak, horladığının sölenmesi, onun horladığını duymak, anneler, çocuklar, kediler, köpekler, bazen ölüm ve bazen boşanma, ama hep sürdürerek, halletmeye çalışarak; bir sandviç büfesinde tek başına gazete okurken onun şimdi zeka seviyesi 95 olan bir dişçiyle evli olduğunu düşünüp efkarlanmak, hipodromlar, park gezintileri, piknikler, kodesler bile; onun sıkıcı arkadaşları, senin içkin, onun dansı, senin onu boynuzlaman, onun seni boynuzlaması; onun hapları, senin aldatmaların, onun aldatmaları, birlikte uyumak…”***"Bunalım ve intihar kötü beslenmenin bir sonucudur genellikle."***"Nefret ediyordum o tür cinsellikten.İki yabancı olarak başlar, iki yabancı olarak bitirirdin -birbirini mastürbe eden adsızlar topluluğu.Ahlaki değerlerden yoksun insanlar sık sık başkalarından daha özgür oldukları sanısına kapılırlar, ama aşk ve sevgi duyguları körelmiştir.O yüzden de zamparalık yaparlar. Ölülerin düzüşmesi.Ne kumar ne de mizah vardır oyunlarında. Cesetlerin düzüşmesi.Ahlak değerleri kısıtlayıcıdır, ama yüzyıllardan beri birikmiş insan deneyiminin üzerine inşa edilmişlerdir.Bazı ahlak değerleri insanların fabrikalarda köle gibi çalışmalarını, kiliseye gitmelerini, Devlet’e sadık kalmalarını savunur.Diğerleri ise sağ duyuya seslenir.Zehirli ve zehirsiz otların yetiştiği bir bahçe düşünün.Hangilerinin yeneceğini, hangilerinden uzak durmak gerektiğini öğrenmek zorundasınız.”***"İnsan ilişkileri yürümüyordu zaten. İlk iki hafta bir şeye benziyor, taraflar daha sonra heyecanlarını yitiriyorlardı. Maskeler düşüyor, gerçek yüzler belirmeye başlıyordu: çatlaklar, geri zekalılar, sapıklar, kinciler, sadistler, katiller. Modern toplum kendi türlerini yaratmıştı ve hepsi birbirlerinden besleniyorlardı.”
***Suçluluk duygusundan yoksun insanlar ilerleme kaydediyordu bu dünyada. Yalan söyleyebilen, kandırabilen, bütün kestirmeleri bilen insanlar.”***"Hep yanlış şeylere meyletmiştim: içmeyi seviyordum, tembeldim, tanrım yoktu, siysetim yoktu, ideallerim yoktu. Hiçliğe razıydım; yoktum aslında ve bunu kabullenmiştim.Bu ilginç kılmıyordu beni tabii ki. İlginç olmak da istemiyordum zaten, fazlasıyla zahmetliydi. Tek istediğim yumuşak ve puslu bir yerde bir başıma, rahatsız edilmeden yaşamaktı.”
***"Ne kadar hüzün vardı her şeyde, işler yolunda gittiği zaman bile."****Kadınlar hakkında olmasına rağmen, kendimi sürekli Reyiz’le özdeşleşmiş yakaladığım bir kitaptı, güzeldi ama.Yine güzel bir kadının sesi ile bitsin.

"Pek çok iyi adam bir kadın yüzünden köprü altını boylamıştır." ön sözüyle başlıyor kitap.
Reyiz’le tartışmaya girmeyeceğim; banklarda, ucuz otellerde, belediye hastanesinin düşkünler koğuşunda ya da bir karakolun ayyaşlar koğuşunda ya da birinden çıkıp diğerine girdiği o ufak tefek, çoğu günübirlik kalan işlerde, eminim tanımıştır böyle adamlar, hikayelerini dinlemiştir.
Sadece, çok benzer etkiler yaratan adamların da aynı şekilde var olduğunu söylemek istiyorum, ek olarak.
Bir insanın diğer bir insanın hayatını, akıl ve ruh sağlığını mahvetmesi, cinsiyetlerden bağımsız, bambaşka bir sıkıntılı mevzu.
Bir "kamu spotu" verip paragrafı bağlayım o halde, içimde kalmasın:
Yeryüzündeki hiçbir adam ve hiçbir kadın, sizinle ömrünüzün sonuna dek kalacak olan -yadakalmasınıumduğumuz- akıl ve ruh sağlığınızdan daha değerli değildir.
Çok aşıkken, öyleymiş gibi geliyor ama değildir.
O kadar değerli bir adam ya da kadın zaten onu gözünüzde bu kadar büyütmenize, kendinizden daha değerli görmenize izin vermez, dengeler bu hisleri.


Neysem.
Elli yaşını almış bir adamın bakış açısından, kafaları birbirinden “güzel”, kimi genç kimi orta yaşlı, kimi esmer kimi kızıl, kimi seks bağımlısı kimi bekaret yemini etmiş, kimi uzun elbiseler giyen kimi yüksek topuklularda yükselen; kimi şarap kimi 7up tercih eden ama hepsi bir şekilde kendiyle problemli ve kırık bir düzineyi aşkın kadınla yaşadıklarını, onları anlama çabalarını, zaman zaman yaptığı öz eleştiri ya da itirafları okumak -muhtemelen bu adam Bukowski olduğu için biraz da- ilginç oldu. 
Gerçi, ben hala tam olarak bilemiyorum, ne kadarı kurgu, ne kadarı gerçek bu anlatılanların ama hepsi öyle samimi bir dille ve öyle canlı yazılmış ki; evde taşınabilir ne bulduysa pencereden dışarı fırlatan çok öfkeli ve çok kızıl saçlı bir kadını, hiçbir şey yapmadan, sadece birasını içerek seyredişini ya da kendisinden yirmi beş yaş küçük, genç bir kadınla bir şiir dinletisinden ayrılışını gözümün önüne çok rahat getirebiliyorum.

Bu muhabbeti biraz daha fazla uzatırsam, oturup Pis Moruk için aşk şiirleri yazabilirim şu an, bana yine geldiler eheh.
En iyisi, kitaptan sevdiğim cümlelerle bitireyim.

***
"Varoluş nabız gibi atan, dayanılmaz bir şeye dönüştüğünde zaman geçmek bilmez. Bekledim. Bekledim. Bekledim. Bekledim."

***
"Boşaldığımda ahlaklı olan her şeyin yüzüne patlatıyormuşum duygusuna kapılıyordum, ölü annemin ve babamın başlarından ve ruhlarından aşağı beyaz sperm akıyormuş gibi. 
Kadın olsaydım fahişe olurdum şüphesiz.
Erkek doğduğum için kadın arzuluyordum sürekli, ne kadar aşağılık olursa o kadar iyiydi.
Ama yine de kadınlar -iyi kadınlar- korkutuyorlardı beni, çünkü er ya da geç ruhuna sahip olmak istiyorlardı; oysa ben ruhumdan artakalanı kendime saklamak istiyordum.
Esasen fahişeleri arzuluyordum, çünkü ölümcül ve acımasızdırlar, özel isteklerde de bulunmuyorlardı.
Gittiklerinde hiçbir şey yitirilmiş olmuyordu.
Ama bedeli fahiş de olsa, sevecen, iyi kadınların özlemini çekiyordum.
İki türlü de kayıptaydım.
Güçlü erkek ikisinden de vazgeçerdi.
Oysa ben kadınlarla, kadın fikriyle savaşmayı sürdürüyordum.”

***
"Kadınları olduğu gibi kabul ediyordum; aşk ise, zor ve nadiren geliyordu.
Geldiğinde de yanlış nedenlerle geliyordu.
İnsan sonunda aşkı geri püskürtmekten yoruluyor, izin veriyordu, çünkü aşkın da bir yere gitmeye ihtiyacı vardı.
O zaman da, başına belayı alıyordun genellikle.”

***
"İnsan ilişkileri tuhaftı. Demek istediğim, bir süre biriyle birlikte oluyor, onunla yiyor, yatıyor, sevişiyor, konuşuyor, geziyor, hayatını paylaşıyordun. Sonra bitiyordu. Bir süre kimseyle birlikte olmuyordun, sonra bir başka kadın çıkıyordu karşına, bu sefer onunla yiyor, onunla düzüşüyordun ve her şey çok doğal görünüyordu: siz hep onu, o da hep sizi beklemiş gibi.
Hep eksik hissettim kendimi yalnızken; iyi hissettiğim de oldu, ama hep eksik.”

***
"Hayvanların da ruhları olduğunu anlatıyordu bize. Kimse muhalefet etmedi. Biliyorduk, mümkündü. Asıl merak ettiğimiz bizim ruhumuz olup olmadığıydı, ondan emin değildik."

***
Hiçbir şey asla uyum içinde değildi.
İnsanlar buldukları her şeyi körü körüne benimsiyorlardı: kominizm, sağlıklı beslenme, zen, sörf, bale, ipnotizma, grup terapi, toplu seks, bisiklet, otlar, Katoliklik, halter, seyahat, inziva, vejetaryenlik, Hindistan, resim, yazmak, yontmak, bestelemek, orkestra yönetmek, sırt çantasıyla yollara düşmek, düşüp kalkmak, kumar oynamak, içki içmek, takılmak, yoğurt, Beethoven, Bach, Buda, İsa, TM, eroin, havuç suyu, intihar, ısmarlama takım elbiseler, uçakla seyahat, New York; sonra her şey, buharlaşıp uçuyordu.
Ölmeyi beklerken yapacak şey arıyordu insanlar. Seçim sahibi olmak da güzeldi.
Ben kendi seçimime başvurdum. Votka şişesini kaldırıp asıldım, sek.
Aptal değildi bu Ruslar.”

***
"Hayatıma olanları anlamakta güçlük çekiyordum."

***
O kadar çok şey vardı ki beni duygulandıran; yatağın altında bir kadın ayakkabısı, etajerin üstünde unutulmuş saç tokası, ‘çişim geldi’ deyişleri, saç kurdeleleri, öğlenin bir buçuğunda onlarla çıkılan bulvar yürüyüşleri, içki, sigara ve muhabbet dolu o uzun geceler, tartışmalar, inriharlar, birlikte yiyip kendini iyi hissetmek, nerden geldiğini anlamadığın şakalar ve kahkahalar, havadaki mucize duygusu, arabayı park edip içinde oturmak, sabahın üçünde eski sevgilileri kıyaslamak, horladığının sölenmesi, onun horladığını duymak, anneler, çocuklar, kediler, köpekler, bazen ölüm ve bazen boşanma, ama hep sürdürerek, halletmeye çalışarak; bir sandviç büfesinde tek başına gazete okurken onun şimdi zeka seviyesi 95 olan bir dişçiyle evli olduğunu düşünüp efkarlanmak, hipodromlar, park gezintileri, piknikler, kodesler bile; onun sıkıcı arkadaşları, senin içkin, onun dansı, senin onu boynuzlaman, onun seni boynuzlaması; onun hapları, senin aldatmaların, onun aldatmaları, birlikte uyumak…”

***
"Bunalım ve intihar kötü beslenmenin bir sonucudur genellikle."

***
"Nefret ediyordum o tür cinsellikten.
İki yabancı olarak başlar, iki yabancı olarak bitirirdin -birbirini mastürbe eden adsızlar topluluğu.
Ahlaki değerlerden yoksun insanlar sık sık başkalarından daha özgür oldukları sanısına kapılırlar, ama aşk ve sevgi duyguları körelmiştir.
O yüzden de zamparalık yaparlar. Ölülerin düzüşmesi.
Ne kumar ne de mizah vardır oyunlarında. Cesetlerin düzüşmesi.
Ahlak değerleri kısıtlayıcıdır, ama yüzyıllardan beri birikmiş insan deneyiminin üzerine inşa edilmişlerdir.
Bazı ahlak değerleri insanların fabrikalarda köle gibi çalışmalarını, kiliseye gitmelerini, Devlet’e sadık kalmalarını savunur.
Diğerleri ise sağ duyuya seslenir.
Zehirli ve zehirsiz otların yetiştiği bir bahçe düşünün.
Hangilerinin yeneceğini, hangilerinden uzak durmak gerektiğini öğrenmek zorundasınız.”

***
"İnsan ilişkileri yürümüyordu zaten. İlk iki hafta bir şeye benziyor, taraflar daha sonra heyecanlarını yitiriyorlardı. 
Maskeler düşüyor, gerçek yüzler belirmeye başlıyordu: çatlaklar, geri zekalılar, sapıklar, kinciler, sadistler, katiller. 
Modern toplum kendi türlerini yaratmıştı ve hepsi birbirlerinden besleniyorlardı.”

***
Suçluluk duygusundan yoksun insanlar ilerleme kaydediyordu bu dünyada. Yalan söyleyebilen, kandırabilen, bütün kestirmeleri bilen insanlar.”

***
"Hep yanlış şeylere meyletmiştim: içmeyi seviyordum, tembeldim, tanrım yoktu, siysetim yoktu, ideallerim yoktu. Hiçliğe razıydım; yoktum aslında ve bunu kabullenmiştim.
Bu ilginç kılmıyordu beni tabii ki. İlginç olmak da istemiyordum zaten, fazlasıyla zahmetliydi. 
Tek istediğim yumuşak ve puslu bir yerde bir başıma, rahatsız edilmeden yaşamaktı.”

***
"Ne kadar hüzün vardı her şeyde, işler yolunda gittiği zaman bile."

****
Kadınlar hakkında olmasına rağmen, kendimi sürekli Reyiz’le özdeşleşmiş yakaladığım bir kitaptı, güzeldi ama.
Yine güzel bir kadının sesi ile bitsin.

Nasıl anlatayım?
Dünya kayıyordu.
Evet, her şey kayıp geçiyordu üzerimden.
Albert Camus
* ve ne haindir o ki; unutmaz, istemedikçe.

* ve ne haindir o ki; unutmaz, istemedikçe.